cevresorunsalinakalkinmaodaklisurdurulebilircevre.j

Dünya kaynaklarını çok hızla tüketmeye devam ediyor. Artan nüfus ile ekonominin başat sorunsalı olan kıt kaynakların sonsuz istekler karşısında optimal kullanımı ilerleyen yıllarda dünya ve ülkemiz için daha da önemli hale gelmektedir.

Peki sürdürülebilir bir şehir ve yaşam alanı ne anlama gelmektedir? Havaalanlarından, limanlardan, binalardan, kamusal alandan, sağlık sektörüne kadar enerjiden tarımsal üretime kadar birçok alanda politika belirlenebilmekte ve uygulanabilmektedir.

Sürdürülebilirlik kavramı çevre ve kalkınmayı da içerisine alacak şekilde geniş bir tanımla ifade edilmekte, literatürde bu alanda birçok güncel çalışma bulunmaktadır. Kalkınmanın sürdürülebilir bir çevre ile ilişkisi nasıldır peki? Özellikle 2 büyük savaştan çıkan Avrupa hızlı ve hırçın bir büyüme içerisine girdiği anlarda göz ardı ettiği Çevre konusunu bugün çok daha fazla dikkate almakta ve çok yıllı çevreci politikalar oluşturmaktadır.

Avrupa’dan birçok ülke temiz enerji ile araçlardan ısınmaya kadar fosil yakıt kullanan araçlardan 20 yıla kadar tamamen vazgeçeceklerdir. Büyüme aşamasında belki de kasıtlı olarak Çevre konusunu göz ardı eden Avrupa bugün ulaştığı refah seviyesi ile geleceğini daha rasyonel planlamaya başlamıştır. Ülkemizde etkilemeye çalıştıkları Çevre Politikası geçmişte görmezden geldikleri politikaların aynısıdır. Türkiye bu konuda dengede kalmaya çalışmakla birlikte beklenilen ve istenilen ölçüde yasal mevzuatlarını gerçekleştirmekte ve fakat uygulama aşamasında adımlarını yavaşlatmaktadır. AB’ye uyum yasalarının mevzuatlaşması konusunda Türkiye’ye yabancı uzmanlarda tam not vermekle birlikte uygulamada belki de iktisattaki etki gecikmesi kavramı ile tökezlemeler olmaktadır.

cevresorununakalkinmaodaklisosyolojikbirbakis

Avrupa ve Türkiye Çevre politikalarına kentsel yaşam düzeyinde kalıcı politikalar üretmek için kafa yormaktadırlar. Kentlerin kendilerine özgü yapıları, kendilerine özel tüketim gelenekleri, üretim araçları o kentlerin geleceklerini belirlemektedir. Kentler artık kendi materyallerini de kendi atıklarını da kendisi üretmektedir. “1990’lı yıllarda Rolf Peter Sieferle sosyometabolizma adlı toplumun yapı ve işleyişini anlamak için enerji kullanıp gıdayı öğüten ve süreç sonunda atık üreten bir organizmanın metabolizması gibi, toplumlar da toplumsal gelişim için enerji kullanıp materyalleri dönüştürüyor ve bu süreçte atık üretiyor. Sosyometabolik analizin değeri toplumsal gelişim ile çevresel kaynaklar arasında bağı kurma kapasitesinde ve bu da giderek artan kaynak kıtlığında özellikle yararlı bir hizmet. Sosyometabolizma, toplumun kalkınma için doğal sınırlarının altını çizerek, sürdürülebilirlik olasılıklarına içgörü de sunuyor” (Dünyanın Durumu 2016 Gary Gardner, TEMA Türkiye İş Bankası Yayınları) Burada söylenmek istenilen bir kentin enerjisi ile ürettiği materyalin atığını nereye kadar absorbe edebiliyor hesaplanması gerekiyor.

Yaşam biçimi ve Çevre ile ilişkili olarak ise antropoloji arasında bir bağ kurmak istersek de Claude Levi Strauss’a kulak kabartmamız gerekiyor. Sanayileşmemiş toplumlarda günlük ihtiyaçların sağlanması için 4 saatlik çalışmanın yeterli olacağını ifade eden Strauss, ilkel diye tabir edilen insanların çevreyle etkileşimleri günümüz modern toplumlarından çok daha fazla olduğunu ve hatta spor ve sanat gibi aktivitelere daha çok zaman ayırdıklarını vurguluyor. Günümüzde Çevre ile ilişkimizin üretim tekniklerimizi ve yaşam tarzımızı dikkate alarak yeniden değerlendirilmesi kaçınılmaz olmaktadır.


Kalkınma, Çevre ve Sürdürülebilirlik üçgeni sadece bir disiplinle değerlendirilmeyecek kadar girift bir yapı içermekle birlikte konu ile ilgili ciltler adedince kaynak bulunmaktadır.



Kent – Kalkınma – Çevre ilişkisine dair ekonomik büyümenin dünyada 2. Dünya savaşından sonra belirlenen ve hedeflenen bir politika olmasıyla ilişkilendirerek bir değerlendirme yapmak daha doğru olacaktır. Tam istihdam düzeyine ulaşma çabası ile Avrupalı ülkeler çevresel maliyetleri ve eşitsiz büyümenin sosyal maliyetlerini yeterince dikkate almadan politikalar üretmişlerdir. Şu an gelinen nokta birçok kaynağın 2050’li yıllarda bitmeye yüz tutacağı gereceğidir. Başta ABD ve Avrupa olmak üzere gelişmiş ülkeler gelecek projeksiyonlarını tamamen sürdürülebilir bir çevre üzerine yapmaktadırlar. Senaryolarla acil eylem planlarını ortaya koyan çalışmalar ve sosyal medya ortamında kısa videolar ile ilgililerin dikkatini çekmeye çalışmışlardır. Kalkınmanın salt GSMH ile ölçülmemesi gerektiğine vurgu yapan Herman Daly ve arkadaşları ekonomik büyümenin iyi ve kötülerini kapsamak ve ekonomik ilerlemenin daha doğru bir ölçümünü vermek için, Sürdürülebilir Ekonomik Refah Endeksi ( Index Of Sustainable Economic Welfare) geliştirdiler. ISEW, ekonomik faaliyetlerin istenmeyen yan etkilerini – ulaşım maliyetleri; sağlıkta “korunma” amaçlı özel harcamalar; kirlilik ve doğal kaynakların tükenmesi gibi GSMH’den çıkartmakta ve faaliyetin iyi yaşamı artıran değerini ve ev işleri gibi GSMH tarafından dikkate alınmayanları eklemektedir. 1950-90 lı yıllar arasında ABD de ISEW artışının kişi başına düşen GSMH artışından çok daha yavaş olduğunu da gözlemiş oldular.

Kalkınmaya odaklanırken çevreye verilen zararın önüne geçmek amacı ile yasal düzenlemelerin yeterli olmadığı; STK’ların, bireylerin, ulusal ve uluslararası çevre örgütlerinin bütünleşik bir tarzda çalışması gerekliliği artık dünyada politika üretenler tarafından görülmektedir. Elbette bizlerin de gerek kurumsal gerek bireysel olarak bazı görevler düşmektedir. Kalkınma Çevre ve Sürdürülebilirlik üçgeni sadece bir disiplinle değerlendirilmeyecek kadar girift bir yapı içermekle birlikte konu ile ilgili ciltler adedince kaynak bulunmaktadır. Bölgede entelektüel birikimi yerel kaynaklardan edinmek gibi bir vazifesi de olan Kalkınma Ajansları gerek Bölge Planlarında gerekse de dokundukları projelerde bu hassasiyeti gözeterek politikalar üretmektedir.