kulturel-aynilasma-cikmazi

*Kürşat Zaman

İlk insandan bugüne kadar insanoğlu dünyada var olma ve dünyaya sahip olma düşüncesiyle yaşamıştır. Şehirler kurmuş, medeniyetler (umrân) inşa etmiştir. Toplumsal bir varlıktır insan. Varlığı bir toplum içinde anlam kazanır. Bu sebeple doğası gereği topluluklar halinde yaşamıştır. Yaşamını sürdürme noktasında ortaya çıkan ve giderilmesi gereken ihtiyaçları doğrultusunda, içinde bulunduğu toplumla sürekli bir iletişim ve alışveriş halinde olmuştur.

İnsan davranışlarına yön veren temel gereksinimler üzerine çalışmalar yapan A. Maslow ‘‘ihtiyaçlar hiyerarşisi’’ kuramı ile insanın toplumsal ihtiyaçlarını şöyle izah eder: İnsanın doğuştan gelen ihtiyaçlarını 5 temel kategoride incelemek mümkündür ve bu ihtiyaçlar belirli bir hiyerarşiye göre sıralanmıştır. Bunlar en alttan en üste sırasıyla; fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyacı, sevgi ve ait olma ihtiyacı, saygınlık ihtiyacı ve kendini gerçekleştirme ihtiyacıdır. Maslow’a göre birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine ve dolayısıyla kendini gerçekleştirme düzeyine geçemez. Bunu toplumsal boyuta genişlettiğimizde şunu söyleyebiliriz: Kendini gerçekleştiremeyen insanların oluşturduğu bir toplum da doğal olarak kendini gerçekleştiremeyecektir.

İhtiyaçlar hiyerarşisinin üçüncü basamağında yer alan aidiyet kavramı, kişi-toplum-kent zincirini birbirine bağlayıcı bir faktör teşkil etmektedir. İnsan, üzerinde yaşadığı dünya yahut içinde bulunduğu toplumla bütünleşmek için bir zümreye, kuruma vs. ait olmak ister. Ortak değerlerle kurulan bütünün bir parçası olduğunu hissettiğinde güven duygusu ile birlik olma gücüne sahip olur. O halde toplumsal bir olgu olan aidiyet kavramının tanımlayıcı unsurları, bireyin toplum içindeki kimliğine ve toplumun da kente kazandırdığı kimliğe işaret etmektedir. Zira her toplumun kendine özgü bir kültürü vardır ve insana kimlik kazandıran olgu kültürdür. Yani toplum sahip olduğu kültürün yansımasıdır ve insan ile toplum karşılıklı sürekli etkileşim halindedir.

Bir toplumun değer, inanç, ideal ve düşüncelerinin yaşamına yansıması olarak tanımladığımız kültür; küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan ve toplumbilimcilerin çokça zikrettiği “kültür mühendisliği”nin çalışma sahası içinde manipüle edilebilir bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumun kendine mahsus tüm özellik ve değerlerinin müdahale edilebilir olması ise en açık ifadeyle bağışıklık sistemi işlemeyen bir vücudun tehlikelere açık olması ile eşdeğerdir. Doğal olarak kültürü ve değerleri değişen bir toplumun kimlik değişimi yaşaması, kitleselleştirilmesi ve tek tipleştirilmesi kaçınılmazdır. Kültür, bunu gerçekleştirebilecek işlevsel bir araçtır. Zira demografisi ve sosyal dokusu değiştirilebilen bir toplum artık kolayca kontrol edilebilir ve yönlendirilebilirdir.

Küreselleşme ve kültür üzerine araştırmalar yapan Frankfurt Okulu teorisyenlerinden Adorno ve Horkheimer Aydınlanmanın Diyalektiği kitabında dile getirdikleri “kültür endüstrisi” kavramı ile kültürel ürünlerin meta haline getirilmesine vurgu yapmaktadır. Yine okulun önemli kuramcılarından Marcuse Tek Boyutlu İnsan eserinde küresel dünyanın tüketen toplumlarının bireylerini, tek boyutlu düşünmek ve eleştiri yapma yeteneğinden yoksun olmakla ifade etmektedir. Kültür endüstrisi ile birlikte ortaya çıkan yerel kalkınma programları, kente özgü yerel değerleri ekonomik, turistik ve sosyal açıdan ön plana çıkarmayı amaçlasa da küresel kentler yarışında yer alan tüketim toplumları ve kentlerin kendine özgülüklerini yitirmelerine engel olamamaktadır.

Küreselleşmenin kentlere etkisi kentleşme ve kentlileşme olarak ifade edilebilir. Kentleşme, küreselleşme sürecinde artan rekabet ile kentlerin yerel kimliklerinden uzaklaşarak dünya kenti olma yarışını, kentlileşme ise kırsalın kentli olma arzusu yani iç göç sonucu kente gelen bireylerin kentli kültürüne ve yaşam biçimine adapte olma sürecini ifade etmektedir. Her iki durum da kent kültürünü ve kent kimliğini dönüştürücü bir etkiye sahiptir. Bu durum kültür endüstrisinin toplumlara etkisinin sonucu olarak kentleşme/kentlileşme kıskacında aidiyet sorunları yaşayan toplumun kimlik dezenformasyonu ile karşı karşıya kalmasını beraberinde getirmektedir. O halde tam bu noktada “20. yüzyılın ürettiği kavramlardan biri olan kasıtlı eskitme (planned obsoloscence) ile kültür arasında bir bağlantı kurulabilir mi?” sorusunu sorabiliriz. Günümüz tüketim ahlakının toplumların kimlik ve kültürlerinden bağımsız düşünülemeyeceğini şöyle açıklayalım: Sosyal ve kültürel bir içeriğe sahip bir süreç olan tüketim, rasyonel bir seçim olmaktan çıkıp insanların kimlik duygularını satın aldıkları bir eylem halini almıştır. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi üzerinden izah ettiğimiz ihtiyaç kavramı “arzu” ve “istek” kavramlarıyla karıştırılır hale gelmiştir. Uzmanlar, kompülsif satın alma hastalığı olarak tanımladıkları bu duruma neden olan faktörler arasında kimlik ve kültür faktörünü de sıralarlar. Bu da küresel tüketim dünyasının kültür ve kimlik kavramlarını neden hedef noktasına koyduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu açıdan baktığımızda tüketilen mal ve hizmet olsa da esasında tüketilen anlam ve değerlerdir. Küresel sistem kurgusu içinde kasıtlı olarak eskitilmeye çalışılan tam olarak kültürdür ki bu da sorumuzun cevabıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


insan-toplumsa-bir-varliktir

İnsan, yargılarını “kendine belletildiği şekilde” oluşturmamaya başladığı takdirde toplumsal dönüşüm projelerinin dışında kalarak bir nevi ezberleri bozabilecektir.

Soyut ve somut olmak üzere kültür, bir toplumun hafızasıdır. Küresel sistemin görünmez eliyle insanlığın ve toplumların kendini intihar edişine ilaveten savaşlar da planlı bir yok etme faaliyeti ve sistemin görünür eli olarak somut kültürel değerlerin yok edilmesi sürecini desteklemektedir. Hem insani hem de kültürel miras açısından, yıkımların oluşturduğu telafi edilemez tahribatlar, insanın tarihine, geçmişine, kendisine ait olan her şeye yabancılaşması anlamına gelmektedir. Bu noktada tarihsel süreç içinde yağmalanan kentlerin ve kütüphanelerin, ait olduğu medeniyetler açısından büyük bir boşluk oluşturduğunu söylemek gerekir. Zira İslam medeniyetinin gerilemesinin başlangıcı da Bağdat’ta bulunan Beyt’ül Hikmet’in yok edilmesi olarak kabul edilir. Samuel Huntington yeni dünya düzeninde kimlik ve medeniyet kavramlarının önemine vurgu yaptığı “medeniyetler çatışması” tezinde, her ülkenin mensup olduğu medeniyetle ilişkisi ölçüsünde mevcudiyetini devam ettirebileceğini söylemektedir. Çünkü insan, yargılarını “kendine belletildiği şekilde” oluşturmamaya başladığı takdirde toplumsal dönüşüm projelerinin dışında kalarak bir nevi ezberleri bozabilecektir. Aksi takdirde toplumlar, “tarihsiz” kılan bir tarih tasavvurunun neticesinde “özne” olmaktan çıkıp nesne olacak ve hatta yok olacaklardır. Bunu, tarih katlinin ve medeniyet istilasının en güzel örneklerinden biri olan Hekim (The Physician, 2013) filminde görmekteyiz. Filmin, çağının bütün ilimlerinde yüzlerce eser veren Türk filozofu ve hekimi İbn-i Sina’yı yok hükmünde kabul etmesinden hareketle kültür, inanç ve tarih gibi değerlere alenen yapılan saldırıların ne iyi niyet ne de sanatsal bakış açısı taşımadığını anlamak gerekmektedir. Kulak verirsek, modernite ve postmodernite arasındaki gerilime maruz kalıp her türlü mağlubiyetini ilan etmek üzere olan kültür, sessiz çığlıklarla sesini duyurmaya çalışıyor esasında bizlere: İşlev/öz/ muhteviyat yerine kabuk ile ilgilenmeye devam edildiği sürece kendini tüketen yine insan olacaktır…!Esasen Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi kuramını ileri sürmesinden çok daha evvel, tarih felsefesi ve sosyolojinin kurucularından kabul edilen İbn-i Haldûn Mukaddime’sinde bir medeniyetin akıbetini belirleyen ihtiyaçları; zarûri, hâci ve kemâli olarak sınıflamıştır zaten. Ve sanat, edebiyat, bilim, teknik gibi kemâli değerlerini yitirmeye başlayan bir toplumda “umrân”ın sona ereceğini söylemektedir. Nasıl ki bir toplumun ve medeniyetin inşası, ihtiyaç olgusunun çeşitli düzeylerde giderilmesi ile sağlanabilmekte, bir medeniyetin çöküşü ve yıkılışı da değerlerin yitirilmesiyle gerçekleşmektedir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yayımlanan Ürün Beklentileri ve Gıda Durumu Raporunda 2017 yılı itibariyle 37 ülkenin gıda için dış yardıma ihtiyaç duyduğu belgelenmektedir. Bu, zaruri yani fizyolojik ihtiyaçlarını dahi gerçekleştirememiş milyonlarca insan demektir. Gerçekten, zarûrî ihtiyaçlarını gideremeyen insanların olduğu bir dünyada insanoğlunun, kendini tüketime adayarak tüm insanlığın sonunu hazırlama lüksü var mıdır? Bu sorunun cevabını da Mukaddime’den bir alıntı ve Filistin asıllı, ödüllü karikatürist Hani Abbas’ın karikatürü eşliğinde vermek üzere kıymetli okuyucuya bırakalım efendim…

 

aynilasma-cikmazi“…Umrân’ın yıkılması ve harap olmasına zulûm ve haksız uygulamalar neden olur. Umrân’ın fesada uğrayıp, harap olması ise, insan türünün yok olmasına yol açar.”